Kuşatılmış Nesiller Çağı

05 Ekim 2017 Perşembe, 11:56

Yüksek yapılar kurup yükseklerde ikamet etmek yükseldiğimiz anlamına gelmiyor. Yaşamı sona eren yakınlarımızı toprağın altına gömüyoruz fakat hepsinin değeri çok yüksektir. Toplum olarak bizim olmayan hayatı yaşamaya mecbur ediliyoruz. Bizim olmayan şehir yapıları, bizim olmayan marka şehirler zamanında yaşıyoruz.

Hiçbir şeyin bize ait olmadığı bir dönemde yaşamak başlı başına muhacir olduğumuzun bir kanıtıdır. Mahrumiyet zamanlarında yaşıyor olmamıza rağmen kimse mahkûm olduğunu kabullenmiyor, özgürlük boyasıyla boyanmış dünyalık hevesler sadece mahkûmiyetimizi biraz daha arttırmaktadır.

Ayaklarımızın yerden kesilmesi, toprakla temasın kesilmesi hayatımızı sanallaştırma operasyonudur. On beş katlı bir apartmanın herhangi bir katında ikamet eden kişinin elindeki tapu ne anlam ifade etmektedir? Ev sahibisiniz fakat yukarda havada bir mekânda yaşamaktasınız, toprak sahibi olmaksızın ev sahibi oluyorsunuz. Nasıl olsa tapunuz elinizde. Tamamen banka sistemi.

Evimizin her tarafına kablolar ve borular döşenmiş, bilim kurgu bir hayat yaşamaktayız. Yaşı büyük olanlar bu hayata hiç alışamadılar, bu durumdan hoşnut değiller. Yeni nesil ise bu yeni marka şehirler zamanında doğmuş, yaşamış olmanın sonucu olarak kablolardan gelen verilerle yaşamlarını devam ettiriyorlar.

Bize ait olmayan şehirlerde yaşamanın bedeli olarak gençliğimizi, yeni nesli diyet olarak feda ediyoruz. Artık bizim değiller, bize ait değiller. Gelecek daha da karmaşık olacak. Çözüm için kafa yormak gibi bir düşüncemiz de yok.

Devasa binalar, ölüm soğukluğuna denk siteler, beton bloklarla çevrelenmiş, perdelenmiş bir mahkûmiyet hayatı yaşamaktayız. Her şeyin bir tıklamayla kapınıza geldiği modern zamanlarda, insanlığın fıtratına aykırı olan ne varsa el birliğiyle yükseltilmektedir. Kalp krizi geçiren binlerce insanın kriz sebebi olarak gösterilen beton blokların toplumda oluşturduğu sosyal krizleri gündeme dahi almıyoruz.

Topraktan, gökyüzünden, engin ufuklardan mahrum olan insanlık ekranlara mahkûm edilmiş durumda. Evlerde, iş yerlerinde, araçlarda, ceplerde, caddelerde bizi kuşatmış olan ekran çağında yaşamaktayız. Ekranlarda gösterilen görüntülerle mutlu oluyor veya üzülüyoruz. Ekran ve göz arasına sıkıştırılmış olan hayat mahkûmiyet değildir de nedir?

Teknolojinin imkân halinden çıkıp intiharlara sebep olduğu zamanlardayız. Kullanmak, fayda sağlamak insanı özne yaparken, teknolojiye mahkûm olmak, teknolojiye maruz kalmak bütün toplumu nesne haline getirmiştir. Nesne olmaktan kurtulamayanlar, sadece yönlendirilmek üzere kurgulanmış makinalar, robotlar gibidirler ve teknoloji sahipleri tarafından sadece güdülürler.

Müslümanlar, teknoloji çağında savrulan genç nesillere yönelik bir koruma ve kurtuluş yöntemi tespit etmiş değildirler. Yaşadığımız ikibinli yıllar için geliştirilmesi gereken bir hareket metodundan mahrumuz. En fazla doksanlı yıllara kadar hitap eden itiraz, muhalefet, başkaldırı metotlarını çaresiz bir şekilde taklit ediyoruz. Müslüman toplumun önünü açmak adına kendisini feda edecek âlimler, mütefekkirler ve liderlere ihtiyacımız var.

Fedakârlık üzerine yeniden düşünmemiz gerekiyor. “Feda” olmaksızın “kâr” da olmayacaktır, beklemenin hiçbir getirisi olmayacaktır. Zamanın aleyhimize işlediği bir dönemde modernitenin dayattığı her şeyi toptan reddedecek, gelecek nesillerin maslahatı uğruna kendisini feda edecek büyük liderlere olan ihtiyacımız, her zamankinden daha fazladır.

Köklü bir devrim olmaksızın kurtuluş gerçekleşmeyecektir. İnsani gıda yardımları konumundan öteye geçemeyen pratiklerle sadece iyi niyetli insanlar, toplumlar olabiliriz.

Korkunç kuşatmayı yarmak, yeni bir dil, yeni bir yaşam, yeni bir düzen inşa edebilmek için iyi niyetli olmanın ötesinde devrimci, özgürlükçü, put kırıcı yönlerimizle eyleme geçmek zorundayız.

Mustafa Bilgiç

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.