16 Şubat 2020 Pazar, 08:56
Hayrullah SEÇEN
Hayrullah SEÇEN hayrullah@bizimaksaray.com Tüm Yazılar

Eleştirmeyi Biliyor Muyuz?

Gün geçtikçe bize ait olan güzel hasletlerimizi ve alışkanlıklarımızı maalesef yitiriyoruz. Toplumumuzda da artık sevgisi değil, nefreti fazla olanın kazandığı bir durumda bu nefretsellik maalesef özellikle dilimizde ve hayatımızın belli noktalarında nüksetmeye başladı. Belki koronavirüs kadar hızlı olmasa da hızla yayıldığını söyleyebiliriz. İnsan olarak fikir ve zikir bütünlüğünü sağlamakta oldukça zorlanıyoruz. Bu nedenle en kolay […]

Gün geçtikçe bize ait olan güzel hasletlerimizi ve alışkanlıklarımızı maalesef yitiriyoruz. Toplumumuzda da artık sevgisi değil, nefreti fazla olanın kazandığı bir durumda bu nefretsellik maalesef özellikle dilimizde ve hayatımızın belli noktalarında nüksetmeye başladı. Belki koronavirüs kadar hızlı olmasa da hızla yayıldığını söyleyebiliriz.

İnsan olarak fikir ve zikir bütünlüğünü sağlamakta oldukça zorlanıyoruz. Bu nedenle en kolay çıkış yolu olarak eleştiriyi kendimize düstur edindiğimiz gibi, bununla beraber gelen suni vicdan rehabilitesi ile de bazı sorumluluklar noktasında kendimizce bir kaçış sergiliyoruz.

Eleştiri kültürünü doğru ve anlamlı bir şekilde kavramak çok önemli. Eleştirinin doğru ve anlamlı yapılmadığı yerlerde maalesef sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Bu bağlamda eleştirinin doğru yapılması adına bazı noktalara değinmekte fayda görüyorum.

El-eş-tir-i yani ”ele” alabildiğimiz konu ve ilgi açısından ihtisas sahibi olmamız gerektiğini söyleyebiliriz. Bir ilahiyatçının bir Tıp uzmanını eleştirmesi için, onun vakıf olduğu ilme ve bilme kendisinin de sahip olması; bu ilim hakkında ihtisas sahibi olması gerekir. Bu mümkün değilse; böyle bir eleştiri de meşru olarak kabul edilemez.

21. yüzyıl insanlığın bilgiye en kolay ve en hızlı yetiştiği bir zaman olmasına rağmen, belki de en fazla bilgi kirliliğinin olduğu bir zaman. Çağın bu büyük sorunu aşması için her bireyin ancak kendisini özel ve genel anlamda ilgilendirdiği konularda konuşmasını gerektirmektedir. Epistemolojik açıdan çok fazla sesin olması büyük bir tehlike. İnsan hangisinin doğru olduğu noktasında tereddütte kalıyor ve bu da maalesef belli bir noktadan sonra hiç bir söyleme -hakikat fark edilmiyor- itibar etmemeye götürüyor. Biz bunun en büyük örneğini Elazığ depreminde gördük; Kuzey-Güney, fay, kırık, hat vs. gibi terminolojik kelimeleri kullanan herkesin kendisinde konuyu konuşma hakkını görmesi gerçekten korkunç.

Eleştiride bilgi olmalı, ilgi değil. Bilgi de derin olmalı; zira ne kadar yüzeysel ise bilgi, o kadar fazla gereksiz ses çıkar.

Eleştiriyi iki ana unsura ayırabiliriz. Bunlardan bir tanesi yapıcı eleştiri; bir diğeri ise yıkıcı eleştiri. Yapıcı eleştiri var olan düşünceyi var etmek, ona üretkenlik kazandırmak ve var olan düşüncenin sürdürebilirliğini sağlamak maksadıyla müşterek fikrin müntesibi olduğumuz kişiye, konuya ve düşünceye yapılan eleştiri diyebiliriz. Yapıcı eleştiri, kendisiyle kalbi ve vicdani muhabbet beslediğimiz kişinin düşüncelerine yaptığımız eleştiri olmasından dolayı üslup daha fazla bir ehemmiyet arz etmektedir. Bir Müslümanın bir Müslümana yapacağı eleştirideki yönteme, yapıcı eleştiri diyebiliriz.

Yıkıcı eleştiri ise, muhalif fikre yaptığımız eleştiridir. Var olan düşünceyi yok etmek ya da var olan düşünceye yeni bir düşünce anlayışı getirerek o düşünceyi ilga etmek üzere yapılan bir eleştiri türüdür. Bir Müslümanın bir ateiste yahut Hristiyan’a vs. yapacağı eleştirideki yönteme de biz yıkıcı eleştiri diyebiliriz.

Nefsin eleştiriye dahil olması da yaptığımız yanlışlardan. Yapılan eleştiri gerçekten samimi mi? Yoksa nefis mi böyle istiyor? Kendimize bu soruyu her eleştiri yaptığımızda sormamız lazım.

Eleştirel kişiliğe sahip olmak güzel fakat dengede kalındığı takdirde. Sürekli eleştiri yapmak, sürekli bir şeyler hakkında konuşmanın belli bir noktadan sonra eleştirel kişiliğin yerini megalonamist bir kişiliğe bırakacağını söyleyebiliriz. Binaenaleyh, eleştiriyi bir amaç değil araç olarak görmek önemli. Zira amaç görüldüğü takdirde hiçbir şeyi beğenmemeye kadar götürecek bir fildişi kulesi hastalığına kapılabiliriz.

Bağnazlık, taassubiyet gibi hastalıkların aslında temelinde bulunulan; çevre, cemaat, örgüt vs gibi yapılarda eleştiri kültürünün olmadığı görülebilir. Eğer eleştiri yoksa biz orada kişinin mutlak ilahlığına, Şeriati’nin ifadesiyle de “putçuluğa” rastlayabiliriz.

Dil, kişinin kimliğinin ve karakterini tanıyabileceğimiz en net yol. Eleştiri dilinin; hakaret, argo, istihza ve kaba sözlerden oluşması, aslında orada eleştiri değil partizancılık ve kör bir fanatizmin konuştuğunun göstergesidir. Dilin yanlış bir üsluba sahip olması doğrumuzun katili olabilir. Eleştirimizin doğrusu önemlidir; ama eleştiri dili doğrumuzdan daha önemlidir. Bu anlamda; doğru yer, doğru zaman ve doğru şekil üçlüsünün birbirini tamamlaması ile doğru bir eleştiriden bahsedebiliriz.

Eleştiri aynı zamanda, önce özden başlar sonra söze geçer. İnsanın öze yönelişi ile ancak söze yönelişi söz konusu olur. Öz ve söz birliği…

Lafza ve mefhuma yapılan eleştiri de önemlidir. Mefhum eğer anlaşılmıyor, mana idrak edilemiyorsa; lafzın ne demek istediği de anlaşılamaz. Lafiz zahiri olan mefhum ise batini olandır, aradaki alakayı iyi anlamak gerekir.

Her eleştirinin ardından bir de alternatif bir düşünce gelmeli, eğer sloganik olursa eleştirinin kendisine itibar edilmez. Alternatif düşünce ve alternatif çözümler üretmeli eleştiri…

Eleştiri kabiliyeti gösteremeyenler ise linç kabiliyetini gösterme noktasında pek maharetliler. Eleştiriyi lince kurban etmeyelim. Sosyal eleştirinin olmadığı yerde; sosyal linç ve siyasal eleştirinin olmadığı yerde ise; siyasal linç konuşuluyor.

Hayrullah SEÇEN

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir