12 Mayıs 2020 Salı, 14:30
Beyza Egemen
Beyza Egemen mbeyzaegemen@gmail.com Tüm Yazılar

Ateş, Su, Dost

İnsan denen canlı kendi varlığını başkasının varlığı ile devam ettirebilen bir türdür. Elbette herhangi bir türle tanışmadan hayatını sürdürebilir ama yaşamak denen şey gerçekleşmez. Biriyle karşılaşması gerekir insanın insan olabilmesi için. Ona dokunması, dinlemesi, öfkelenmesi, anlamlandıramaması, kendi anlam çabasının içerisine dahil ettikleri ile yeni yolculukların valizlerini hazırlaması… Hepsi bu türün devamlılığının olmazsa olmazıdır. Bir de […]

İnsan denen canlı kendi varlığını başkasının varlığı ile devam ettirebilen bir türdür. Elbette herhangi bir türle tanışmadan hayatını sürdürebilir ama yaşamak denen şey gerçekleşmez. Biriyle karşılaşması gerekir insanın insan olabilmesi için. Ona dokunması, dinlemesi, öfkelenmesi, anlamlandıramaması, kendi anlam çabasının içerisine dahil ettikleri ile yeni yolculukların valizlerini hazırlaması… Hepsi bu türün devamlılığının olmazsa olmazıdır.

Bir de insan, hikayesinde bazı duraklar olması gereken bir türdür. İnsanın sarp yokuş olan hayatı çıkabilmesinin ilk şartı belki de bu molalarda gizlidir. Kaplumbağa ve tavşan hikayesi bize burada iyi bir örnektir. Dur ve dinlen. İlginçtir ama durmak seni güçlü kılacak, eğer durursan topuklar ve toprak dâhi anlayacak senin yürüdüğünü… Şimdilik sadece dur ve bu sarp yokuştaki mücadelendeki yaşadıklarını düşün. Ama lütfen yalnızca yaşadıklarını düşün, kazanmak, kaybetmek ya da başarmak gibi kelimeleri çıkar heybenden. Zira varlığını hissettirecek kelimeler süreçlerde gizlidir sonuçlarda değil.

Bu molalarında insan, insanlarla tanışır bu diğer insanlara dost adı verilir. Onlar dinler, anlamak için gayret eder, bazen anlamaz ama inanır, sadece güven vermez güvenir de. Çünkü dostluk, tüm sevimli işteş fiillerin birer birer karşılıklarını akıtır kalbe…

Burada dostluk kavramını 3’lü bir canlı sınıflandırmasına tabi tutmak istiyorum zira Goethe’nin dediğinin aksine insan kendini yalnızca insanda tanımaz. Önce insanı dost belleriz elbette, zira annemizle tanışırız. O bize tüm duyguların ilk formlarını doğduğumuz günden itibaren hissettirir. Ondan hissederiz birini sevmek ama sırf var olduğu için sevmek ne demekmiş. Sinirlensek dahi bu, öfkemizin önüne ne yaman bir siper olurmuş. Merhamet etmek, kıyamamak, nasıl mümkün olabilirmiş. Sevilmeyen bir şaka bile o gülüyor diye nasıl da kahkaha atılacak bir şeye dönüşebiliyormuş.

Bir dostun mutlu oluşuna şahitlik etmenin kıymetini bilmek, senin hikayende olmayan derdin sıkıntısını sırf o yaşıyor diye hissetmek… Vakitleri bölmeyip sadece iyisinde değil kötüsünde inadına daha çok yanında olmak… Üzdüğünde hem kalbini kırdığın için hem kalbi kırıldığı için canını sıkmak… Hislerini hissettiği için onun yanında kendini özgür hissetmek… Zira özgürlük, gitmekle ilgili bir duygu değildir. İnsan, güvendiği her kimse ya da her ne ise onun yanında zaten yeterince özgürdür. Anne ile başlayan dostluk mefhumu, farklı biçimlerle kalbi kucaklayarak süregider.  Ve insanın insanda molası böylece gerçekleşir. 

Beyza EGEMEN

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir